28 Haziran 2014 Cumartesi

TABELA İLE OYALANMA, BİNAYI BAŞLARINA YIK



30 Mart gecesi insanlarda hâsıl olan beklenti; iktidar ve medyasının geçen 100 gün zarfında, manşet, meydan, kürsü ve canlı yayınlarda dillendirdikleri yaklaşık 147 iddianın tümünü delilleri, kanıtları, isim ve belgeleri ile açıklayıp savcılıklara teslim etmeleriydi.

Zira her iddia, gergin yüz hatları, kararlı bir ses tonu eşliğinde “Elimizde belgeleri var, failleri biliyoruz, hepsini açıklayacağız.” – “Vallahi, iki gözümüz önümüze aksın, ekmek arabası üzerimizden geçsin.” türünden, inandırır bir ruh hali ile bitiyordu.

Başlarda, hainler hakkındaki delil, kanıt, belge ve isimlerin açıklanmaları; “Bu Cuma açıklayacağız.”, “İlk grup toplantımızda her şeyi öğreneceksiniz.” gibi yakın vakitlere tarihlenirdi.

Fakat arka arkaya verilen tarihlerlerde, söz verilen açıklamalar gelmeyince; “Haydi, açıkla” baskılarından iyice bunalan muktedir iktidar, kestirmeden tüm iddiaların ispatını milli iradenin tecellisini halinde, 31 Mart’a bıraktı.

İddia; “Devlet içerisinde bir gurubun, bizzat iktidar başı ve bakanlarını hedef alarak, hukuk vasıtasıyla hükümete darbe yapıldı.”

Şimdi, 31 Mart sabahına dönmeden, kim haklı, kim haksız yorumlarını da bir kenara koyarak, iddia sahibinin değer referansları, ölçüleri ve bu kıstaslara ne kadar uyup, uymadığı üzerinde durmak istiyorum.

İddia sahibi iktidar, parti programında, kendisini muhafazakâr demokrat tanımlıyor. Sık sık ayet ve hadislerden alıntılar ile gündemi yorumlamayı tercih eden, politikalarını daha çok İslam’ın Sünni-Hanefi yorumuna göre inşaa eden bir parti.

Bu partinin kurmaylarınca satılan ve % 43 tarafından satın alınan -başlarda tüm İslam âleminin, son bir yıldır sadece- Sünni Müslümanların halifesi bir parti lideri.

İddiaya muhatabın kim olduğu hala önemli değil. Çünkü iddia sahibi, iddiasını ispatlamaktan hala aciz ve kendi değer ölçüleri temel alındığında; hala tutarsız ve kişiliksiz.

Bu arada, bizim neye inandığımız, hangi değerleri ölçü kabul ettiğimizin hiçbir önemi yok. Çünkü iddia sahibi biz değiliz.

Çünkü kendi ölçülerine göre;

“Müddei iddiasını, ispatlamak ile mükelleftir.”

- Müddei, vatandaşlarından ne için, zaman ve yetki istedi?
- Kendisine ve güya milli iradeye yapılan darbeyi bertaraf etmek için.

- Müddei, istediği süre sonunda (31 Mart sonrası) iddiasını belge, kanıt, delil, mahkeme kararıyla ispatladı mı?
- Hayır.

- Müslüman olduğunu iddia eden müddei, yine Müslüman olduğunu iddia eden vatandaşlarının bir kısmına iftira atıp, diğer milyon vatandaşlarını aldattı mı?
- Evet.

Maalesef, karşımızda Müslüman olduğunu iddia eden fakat İFTİRA atmak ve YALAN söylemek gibi temel ahlaki ölçülerde dahi tutarlı olamayan, tüm politikalarını İFTİRA ve YALAN üstüne kuran bir lider ve ekibi var. Çünkü hala ispatla(ya)mıyor. Hala, “İspatlamak için projemiz var, hazırlık yapıyoruz.” diyor.

Farkında mısınız? Olağan üstü bir zamanı yaşıyoruz. İnsanlar irade göstermek, bir karar vermek, taraf olmak için zorlanıyor. Ya kendisine biat edeceksiniz, yoksa karşı tarafta hainsiniz!

Evet, 31 Mart sabahı karşımızda duran milli irade kahramanı değildi. Daha şimdiden içeride-dışarıda Müslümanlara verdiği zarar ile karşımızda dikilen, Müslüman olduğunu iddia eden fakat hırs, dehşetli kıskançlık ve sınır tanımaz öfke ve kin ile beslenen SÜFYAN’ın ta kendisidir.

Nasıl Nemrut, Firavun, Karun, Ebu Cehil, Yezid birer isim olmaktan çıkmış, temsil ettikleri karakter ile markalaşmış, sıfatlaşmıştır. 31 Marttan sonra yaşanan ve yaşanacaklar, adım adım post-modern Süfyan ve ekibinin marka tescilidir.

Boşuna beklemeyin. Süfyan, silahı medya ve algı yönetimi ile (tüm zulmüne rağmen) girdiği hiçbir savaşı, yani seçimi kaybetmeyecek. Suyu çok görmüştü. Şimdi değil tabela indirmek, nefesimizi kesmek için binaları başımıza yıkacak.

Süfyan vazifesini yapacak, Müminler bir kez daha imtihan olacak ve Allah’a sığınacak.

İnşallah, Müminler bir kez daha Allah’ın ipine sımsıkı sarılacak, kurtuluşa erecek. Zira bu karanlık dönemin ardı aydınlık, Efendimiz (sav) tarafından müjdelenmiş.

İnşallah, zalim ve uşakları, zulümleri ile baş başa kalacak.

Not: Süfyan nedir, kimdir? Gugıl Efendi’ye sorduğunuzda kısa sürede sizi aydınlatacaktır. Bunun yanında size birkaç link dahi önerebilirim…


1. Süfyan veya süfyaniyet - Ali Ünal

 http://www.zaman.com.tr/ali-unal/sufyan-veya-sufyaniyet_2215074.html


2. Risale-i Nurlarda Deccal ve süfyan konuları nasıl işlenmiştir? - www.sorularlarisale.com

 http://www.sorularlarisale.com/makale/1623/risale-i_nurlarda_deccal_ve_sufyan_konulari_nasil_islenmistir.html

21 Haziran 2014 Cumartesi

HANGİSİ DÜNYA DİLİ; RUSÇA, İNGİLİZCE, ÇİNCE?



Diller insanlık tarihi ile yaşıt. Kemalist aydınlarımızın iddiasının aksine, ilk dedelerimizin el-kol, kafa-göz işaretleri ve tuhaf sesler çıkararak muhabbet ettikleri doğru değil.

İtikadımız gereği, insanlığın tekâmülünü hayvandan, insana evrimle gerçekleştiğine inanmıyoruz. İlk insan Hz Âdem’in (as) yaratılması ile birlikte dil, yazı, zanaat, ziraat, sanat, mühendislik vs. dünyada insanlığın ihtiyacı olan her şey kendisine öğretilmiş.

Allah (c.c.), peygamber olarak gönderdiği kullarına davalarına delil olması için mucizeler vermiş.
Hz. Âdem (as)’in en büyük mucizesi de Allah (c.c.)'ın ona bütün kelimeleri ve dilleri öğretip, bütün eşyanın ismini bildirmesidir.
Hz. Âdem (as) doğal olarak tüm öğrendiklerini çocukları ile paylaştı ama bugün dünyada konuşulan bütün dillerin saf halleri ile Hz. Âdem (as)’in çocuklarından kaldığı söylenemez.
Zamanla bir dilden birkaç dil türemiş, lehçe farklılıkları farklı bir dil haline gelmiştir.
Meselâ bugün Türkçe konuşan iki yüz milyonun üzerinde insan var. Fakat ayrı ülke, kültür ve çevrede yaşamanın verdiği değişiklikler aslında bir olan Türkçenin; Kazakça, Kırgızca, Uygurca gibi telâffuzu, konuşulması bazı farklılıklar arz ederek ayrı bir dil haline gelmiştir.
Asılları Lâtince olan Fransızca ve İtalyanca gibi Batı dilleri için aynı şeyi söylemek mümkün. Sonradan gelişen ve konuşulan diller farklı da olsa, aslı birdir ve öyle kabul edilir.
Diller, parçası olduğu insanların dünya tarihindeki serüvenlerine göre bir diğer dile-kültüre üstünlük sağlamış ve nüfuz oluşturur.

M.Ö. 2500 – 650 yılları arasında yaklaşık 2000 yıl, devrin süper gücü Antik Mısır ın 700 karakterli dili Nil etrafında hüküm sürer.

M.Ö. 750 – 150 yılları arasında Antik Yunan Medeniyeti ile Yunancanın bahtı açılır. Roma İmparatorluğunun dili Latince ve Yunanca, önce 622 yılı Efendimizin (sav) Medine’ye hicreti ile canlanan Arapça tarafından mağlup edilir, ardından Osmanlı Devletinin dili Osmanlıca (Türkçe - Arapça - Farsça) tarafından siyasi üstünlüğü son bulur.

Artık devir ticaret devridir. Ticaretin tedarikçisi ise Çincedir. Sağlam ve hızlı gemiler inşa edip, okyanusta boy gösteren İspanyolca, İtalyanca, İngilizce gibi diller, Çince ile alış-veriş yaparken karada yaya kalanları geride bırakmaya başlar.

Yıl 1789, Yakın Çağı başlatan romantizmin ve başkaldırının dili Fransızcadır. İngilizce 1944 Normandiya çıkarması ile Fransızcayı, Almancadan kurtardığından beri ( 330 milyon kişinin anadili olmasına rağmen) İngilizce, bugün 1,7 milyar kişinin haberleşme dilidir.

Dillerin birbirine üstünlüğü veya insanlar tarafından kabul görüp, kullanılmasının arka planında siyasi, ekonomik ve dini motivasyonlar gizlidir.

Vahiy dilleri, ilahi tercih sebebiyle, kutsiyet kazanıp diğerlerinden bir adım öne çıkarken, insanların geliştirdiği izm dilleri, o ideolojinin sosyolojik ömrü kadar hayat bulmuş…

Kilisenin Latincesine karşı, Aydınlanmacılar İngilizceyi kullanmış. Faşizm, Almanca ve İtalyanca ile taraftarını coştururken, Komünizmin dili Rusça olmuş. Liberalizm, Kapitalizm hala İngilizce ile hüküm ferma.

Son çeyrek asırda, (Bediüzzaman Hazretlerine ilham ile Osmanlıca-Türkçe yazdırılan) Risale-i Nur adlı Kur’an ve Hadis tefsirini kendine rehber edinen Hizmet Hareketi, dünyanın 160 ülkesinde yaklaşık 3000 eğitim-kültür müessesesi ve gönüllüleri ile yeni bir dili, Gönül-Sevgi Dilini Türkçe ile terennüm ediyor.

İnsanlığın maddi-manevi ihtiyaçlarına çözüm bulmada yetersiz kalan izmlerin bir bir miadını doldurduğu, ahir zamanın da ahiri bu günlerde, tüm horlama ve engellemelere rağmen dünyanın yeni dili niçin Türkçe olmasın?

ESKİ İSLAMCILAR KEMALİST OLDU – ARTIK HUZUR İSLAMDA



30 Mart referandumu sonrası genel beklenti; hükümetin, -en azından- ekonomi aşkına yeni demokratik açılımlar ile ülkeyi normalleştireceği üzerineydi. Yanıldılar.

Bu ülkede güzel şeyler olabileceğini ummak artık hayal. Duyarsızlık-umarsızlık sınırına yaklaşıyoruz. Korkarım az bir ölçekten sonra toplumda “canınız cehenneme” bıkkınlığı hâkim olacak.

O olmasaydı biz olmazdık (bu aforizmayı bir yerlerden hatırlıyorum), bir türlü kadrini, kıymetini bilemeyip saygıda kusur ettiğimiz, muhabbette aşksız, cezbesiz kaldığımız, nankörlüğümüz ve ihanetimiz ile üzdüğümüz Halife-i Ruyu Zemin Efendimiz yeter ki hukuk karşısında dokunulmazlığını kazansın.

***

Son 3 ayda MİT yasası, HSYK düzenlemesi ve bu hafta Özel Üniversiteleri devlete - Sünni dünyanın halifesine bağlayacak YÖK yasası.

Sanırsınız ki 12 Eylül 1980 darbesi birkaç ay önce olmuş, Kemalistler halka karşı devleti (kendilerini) koruyabilmek için parlamenter sistem içerisinde emniyet supabı mutlak muktedir kurumlar oluşturuyor.

Medya terbiye edilmiş, ordu artık kışlasında. Sırada anayasa mahkemesi ve sendikalar var. Gerçi çoğu sendikanın rengi çoktan sarıdan, turuncunun hâkim tonlarına evirilmiş.

STK’lar, önce HTK (Halifenin Tebaası Kuruluşu) olmuş, en nihayette milli iradede mücessem kemale ermiş. TÜSİAD başkanının da kellesi zaten alınmış, ilgililere ayar verilmiş.

Oh! Camız kaymaklı ekmek kadayıfı veya açlık durumuna göre çam fıstıklı, kuş üzümlü, iç yağlı Özbek pilavı. Lakin kadı kızında dahi kusur olduğu gibi pilavda üzümün çöpü de çıkmıyor değil.

Bir avuç % 57 kendini bilmez hain çapulcu, israil tohumu ve içeriye pkk’dan daha paralel abd-israil uşağı – dışarıya ışidden daha vandal, köktenci ve tehlikeli yahudi düşmanı diye anlatılmaya çalışılan bir cemaat.

Allahın izni ve takdiri, milli iradenin de isteğiyle bu bir avuç şaşkın, kendini bilmez münafık sıfatlı, fıtrat üzere doğru yolu bulmalı.

Olmadı, küfürlerinde inat mı ettiler? Hemen post-modern Sabih Kanatoğlu formatında, üstadımız hikmeti kendinden menkul Karaman Hocadan patlat bir fetva:

“Devletin bekası, halifemiz efendimizin gönül süruru için cümlesi tez vakitte telef edile!”

Ölüm var, doğru. Hesap var. Olsun, kolayı var. Aynı dedemiz, cennet mekân Kanuni Sultan Süleyman gibi yaptırırsın bir sanduka. İçine istiflersin üstattan fetvaları. Soran olursa kapı gibi fetvayı dayarsın gözlerine.

Az mı hizmet ettin âlemi İslam için? Tabii ki gelsin (yatırım portföyümüzde villa takıntımız olduğu için) cennetten villalar. Orada da bir vakıf kurar, kupon kupon ucu bucağı olmayan cenneti parsellersin. Artık ne soruşturma var, ne montaj, dublaj ve ne de kayıt. Sabahın nurunda sesini kısaraktan az biraz telaşlı, uyku mahmuru mahdumun ile telefon konuşmaları da yapmayacaksın. Oh! Yat aşağı.

***

Kemalizm ve İslamcılık, Osmanlının ölüm döşeğinde Türkiye Cumhuriyetine miras bıraktığı iki habis araz. Bu iki habili olmayan, kabil kardeşler neredeyse birbiri ile yaşıt ve yüz yılı aşkın bir biri ile mücadele halinde.

Dertleri, bir avuç kalan Osmanlı bakiyesi mirası Türkiyeyi diğerine kaptırmamak. Halk, Türkiye çiftliğinde ırgat, amele. Ağalar karnını doyurduğu sürece kimin çiftliğe sahip olduğunun bir önemi yok.

Entelijansıyamız deli gömleği izmleri giymeye dünden razı. 1400 yıldır granitten bir sütun gibi sapasağlam mihenk taşımız İslamı (irade, muhakeme, sorumluluk ve fedakârlık gerektirdiği için) rehber edinmek meşakkatli.

Fakat slogan atarak, karşıtına hakaret edip, onların değerleri üzerinde tepinmenin tarifsiz bir şehveti var. Hiç sorumluluğunda yok. Bir yerde batırdın mı, salla ötekinin üstüne, atamızın ya da milli iradenin arkasına sığın. Çözemezsen otur anlaş, siyaset müessesesi ne güne duruyor.

150 yıldır hep kandırıldık, kullanıldık; doğrudur. Bizde bu ahlaksız sömürüye çanak tuttuk. Ama artık bahanemiz kalmadı, kurtarıcımız sandığımız Kemalizm ve İslamcılık; yolsuzluk,  hırsızlık ve talana maskeymiş, düşünce anladık.

Sahibinden kaçan insanlık, geliştirdiği tüm izmleri tüketti, yolun sonuna geldi, mühlet doldu. İnsanlık yine aslına rücu edecek. Bize gelince; vicdanımız ilahi bir pusula onu kırmayalım yeter…


12 Haziran 2014 Perşembe

ROBIN HOOD VE MİLLİ İRADEYE VERGİ AFFI




Robin Hood’u bilmeyenimiz yoktur. 10. asırda İngiltere’de yaşadığı düşünülen, aslında asil bir aileye mensup olduğu iddia edilen meşhur haydut.

Günümüze kadar bilinir olması hayat felsefesinden kaynaklanıyor.

Zenginden alıp fakire dağıtması ile nam salmış. Zat-ı şahaneleri halkın sevgilisi, kurulu düzenin baş belası.

O devir, tüm Avrupa’da monarşi ve teokratik yönetim şekli geçerli. Yine bu sistemlerin handikabı gelir dağılımı eşitsizliği ve vergilendirme adaletsizliği hüküm ferma.

Hegel, Karl Marx kuramlarını geliştirirken Nottinghamshire’ın Sherwood ormanında komin hayatın kurucusu, emeğin, adaletin korkusuz savunucusu, ok üstadı Robin Hood hikâyesinden etkilenmiş olabilir mi? Belki…

***

Dünyanın değişik dönem ve yerlerinde, değişik kılık ve ideolojide pek çok Robin Hood vari insanlar yaşamış. Kimisi gerçekten adaletsizliğe baş kaldırıp, fakirleri, köylüleri, işçileri, halkı korumak için zalimlerle mücadele etmiş.

Mücadelesinde başarılı olanlar, sözlü-yazılı edebiyat eserlerinde epik hikâyelerin başkahramanı olmuş, ünleri yüzyılları aşmış.

Yakın tarihimizde, bu vatanın evladı Robin Hood namzetleri daha çok vergi musluğunun başındaki siyasiler arasından çıkmış.

Özal’a kadar kabaca milli gelirin % 80’ini, % 20 (çoğunluk TÜSİAD cemaati) paylaşırken, geriye kalan % 20’lik dilimi, % 80 paylaşıyordu.

Özal kendi burjuvasını oluşturmaya, orta direği güçlendirmeye çalışırken % 20 güçlü azınlığı ürkütmemek adına çeşitlendirdiği vergilendirme ile her zaman ki gibi yine yük dar gelirli vatandaşın sırtındaydı.

Yani Özal, halktan topladığı vergiyi vatandaşa dağıtıyordu. Konjonktür, devir dikkate alındığında tolere edilebilir duruyor.

Özallı yılların sonunda gelir paylaşımı aşağı yukarı % 65 İstanbul Sermayesi, % 35 Anadolu Kaplanları lehine değişti.

05 Nisan 1994 devalüasyonu ile kaybettiği paranın ekser çoğunluğunu geri almasına rağmen bu değişimden rahatsız olan İstanbul Sermayesi (Kemalist Rejim, bu sermayenin paravanı idi.), yine vergi gelirleri ile ihya ettikleri kudretli generalleri (rejim ve sermaye muhafızlarını) “Rejim elden gidiyor, İrtica geliyor” yaygarası ile Erbakan’ın üzerine saldılar.

Erbakan, sözde rejimin bekçisi generallere karşı askeri personelin mali şartlarını iyileştirmesi, ekonomiyi çeşitlendirme ve bir nebze TÜSİAD’ın güdümünden kurtarma adına D8 girişimleri 28 Şubat süreci ile boşa çıktı.

Artık yeni Robin Hoodumuz onbaşı Mesut Yılmaz idi ve Britanyalı Robinden tek farkı, fakirden alıp, ailesini, yakınları ve kendi payını düştükten sonra zenginlere dağıtması oldu. (İstanbul Sermayesinin Anadolu ya saldığı kadrolu vergi memuru S. Demirel başlı başına ayrı bir yazı konusudur.)

Karşılığı olmayan krediler, devlet bankalarının zarara uğratılması, özel bankaların yine kendi sahiplerince devlet kontrolünde soyulması ve en sonunda “Anayasa Kitapçığı Krizi” vs. şartları olgunlaştırıyor, T.C. tarihinin gördüğü gerçek siyasi lider, Sherwoodlu Robin Hood’a denk, Kasımpaşalı Recep Tayyip Erdoğan’a zemin hazırlıyordu.

R. T. Erdoğan, öncelikle üzerinden çıkardığı Milli Görüş gömleği ile Erbakan’ın yaptığı (28 Şubat sürecine meze yapılan) siyasi hataları yapmayacağını deklare ediyor, kurulu düzene (Nottinghamshire Şerifi) karşı, doğru yerli-küresel taraflar (AB, ABD, İsrail, TÜSİAD ve Liberaller) ile ittifak kuruyordu.

Küreselleşen dünyanın yeni düzeninde, kazan-kazan politikaları ile üst aklın güvenini kazanan Yeni yerli Robin Hood Erdoğan’a kendi ormanında (Türkiye) nefes almasına izin veriliyor, hatta ispatlayacağı sadakati karşılığında tüm Nottinghamshire da (Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar) söz sahibi olacağı BOP eş başkanlığı ile tescilleniyordu.

8 yılda % 400 iyileşen kişi başı milli gelir ölçeğinde her şey çok iyi gidiyorken, Arap Baharı denen karmaşa bizim Kasımpaşalı Robin Hoodumuzun dengesini bozdu.

2002 de sırtını sıvazlayan üst akıl Ortadoğu da kontrolü kaybediyor zannı ile bağımsızlığını ilan edip, kendine lütfedilen BOP eş başkanlığını İslam dünyası ve daha çok Sünni Müslümanlar Halifeliğine tahvil etti.

Ortadoğu’da oynadığı Sünni kartları elinde kalan, başkaldırdığı üst akılca Suriye batağında yalnız bırakılan Kasımpaşalı Robin Hood kendi ormanında hırçınlaştı, Gezi Olaylarında ormanı ateşe verdi.
Kendini her eleştireni, paranoyak vehimlerle dün biat ettiği üst aklın bugünkü biatçileri sandı. Kurulu düzene (Nottinghamshire Şerifi) karşı savaştığını sandığımız Erdoğan, Kemalistlerin takdirini kazanır hale geldi.

***

Vergi affı namuslu, vicdanlı insanlarda aldatılmışlık hissi uyandırıyor. Daha çok % 43’ün ve özellikle iktidardan nemalanan yandaşların işine yarayacak bu düzenleme 30 Mart diyeti ve devletin kasasına girmesi gereken 10 tl verginin, 6 tl ye küçülüp şahsi vakıflara havalesinin örtbas ameliyesi gibi duruyor.

Özetle, yeni Robin Hood Erdoğan, hain % 57’den alıp, milli irade % 43’e dağıtıyor.

Şartları olgunlaşmadığı, ihtiyaç hissedilmediği halde çıkarılacak bu vergi düzenlemesi kul hakkının, emeğinin aleni gaspıdır, korkulur ki denildiği gibi "Gayretullah'a dokunmasına az kaldı; hem de çok az kaldı. Bir adım mı, iki-üç adım mı bilemiyorum ama böyle devam ederse çok az kaldı."

 http://turkiyetimes.net/robin-hood-ve-milli-iradeye-vergi-affi/745/KoseYazisi

10 Haziran 2014 Salı

ÇAKMA YATIR - BÜST BİTTİ ÇARŞAFTAN KEFEN VERELİM



Çocukluğumu yaşadığım İzmir’in gecekondu semtinde, polis ve zabıtaların kepçe vs gibi iş makineleri eşliğinde mahallemize yaptığı işgal ve yıkım saldırıları günlük hayatın sıradan heyecanlarıydı.

TRT 1’in haftada 4 -5 kez verdiği kovboy filmlerinin etkisiyle yaşananları hayal dünyamızda Kızılderili - Avrupalı göçmenler ve onlara karşı Amerika ya önceden gelenlerin eziyetleri üzerinden değerlendiriyorduk.

Tüm mahalle, İzmir’e gelerek rüya ülke Amerika’ya sonradan göçenleri temsil ediyorduk. Karşımızda ise kendisini mahallemizin gerçek sahibi olduğunu iddia eden İzmir Belediyesi duruyordu! Kızılderili misal yerlilere gelince, mahalleye herkesten hepi topu 30 yıl önce göçmüş, ilk yerleşimcimiz öz, hakiki ve has İzmirli, efe kızanı Tireli Hasan Amcaydı.

Genellikle seçim önceleri,  “Galiba şehir yavaşta olsa bizi kabul ediyor!” hissi uyandıran medeni uygulamalara tanık olurduk.

Sırasıyla imar affını takip eden; kapımıza numara çakılması, mahallemize döşenen elektrik direkleri, çok sonraları gelen kanalizasyon ve uzun yıllar belediye su tankerlerinin ardından su şebekemizin imarı, mahallelide adeta İngiltere Futbol Milli Takımı karşısında elde ettiğimiz ilk beraberliğimizin coşkusunu yaşatırdı.

Seçimler biter, çok geçmeden mahalleli tedirgin bir havaya girerdi. Seçim öncesi çıkan aftan faydalanıp ruhsat verilir umudu ile derme çatma inşa edilen evciklerin badanası kurumadan zabıta amcalar ve polis abiler refakatinde yıkım kepçeleri mahallemizde arzı endam ederdi.

Metalden godzilla misal kükreyen kepçelere karşı kiremit, tuğla, taş vs eline ne geçerse, gücü tükenene kadar beyhude savaşan Güneş Ablaların, Hüseyin Abilerin yuvası en sonunda başlarına yıkılır, molozların içinden kap kaçaklarını kurtaracak mecalleri dahi kalmazdı.

Bu hengâmede komşular, evi yıkılanları teskin edip, mağdurların eşyalarını kurtarma derdine düşüp, toz toprak içerisinde oraya buraya koştururlardı.

Yıkımın ikinci günü, akşama doğru bu trajik sahne, ilk kez bir istisna duraladı, şaşırdı, tereddüt etti, donakaldı.

Mahallenin tek kahvesinden ödünç aldıkları, beş lira üzerendeki şefkatli bakışları ile 50x70 Atatürk portresi ve al bayrağımız ellerinde, az sonra yıkılacak evlerinin çatısına çıkan Cafer Amca ve eşi avaz avaz İstiklal Marşımızı okumaya başladılar. 

Kısa süren şaşkınlığın ardından önce amirler ve memurlar sonra halk ve en nihayetinde kepçe ile operatörü hazır ola geçti. Görevleri icabı bu ritüele itaat edemeyen, yerel ve ulusal medyamız tabii ki bu kareleri boş geçmedi.

Komşularımız her ne kadar İstiklal Marşını doğru güfte ve sözler ile söyleyemeseler de amaç hâsıl olmuş, yıkım durmuş, kısa süre sonra da ekip geri çekilmişti.

Hava kararmasına rağmen Cafer Amcalar artık maaile, çoluk çocuk çatıdaydı. Hala ellerinde tuttukları Atatürk portresi ve Türk bayrağı ile kasaba sermayesinin uşağı şerife (polis, zabıta) karşı kazandıkları savaşın haklı gururunu yaşıyor, cepheyi beklemeye devam ediyorlardı.

Günün sonunda yorgun düştükleri için mi? Yoksa ANAP’lı belediyenin siyasi endişeleri mi? Yıkım ekibinin, o gün sokağımızı niçin terk ettiğini kimse anlayamamıştı.

Yıllar yılı mahallemizde gecekondulaşma sürdüğü gibi yıkımlarda devam etti. Aynı kahveden, aynı portre ve bayrak tekrar tekrar tedarik edilse de pek çözüm olmadı lakin (iktidarlar ve konjonktür değiştikçe) bazı yurdum insanının emsal olabilecek farklı yıkım durdurma çözümleri televizyonlarda da görünmeye başladı.

Örneğin, yıkılacak evinin bahçesine (köy okullarının önündeki misal) Atatürk büstü diken de vardı. Çakma türbe, yatır inşa edip bez, çaput, eskitme mumlar ile süsleyende.

***

Hukukun tek sorun çözücü mercii olamadığı ülkemizde, kurnaz ve güçlü olanlar bir şekilde değer olarak kabul edilen her şeyi, haklı-haksız çıkarları için tükettiler ve kendi menfaatlerine tahvil ettiler.

28 Şubat sürecinde, Atatürk’ü paravan olarak kullanıp ülkeyi soyup soğana çevirenler, (iyi-kötü) bu değere en çok zarar verenlerdi. Çok şükür, 1000 yıl süreceğini iddia ettikleri bu hoyratlıklarının bedelini daha on yıl geçmeden tüm itibarlarını ve birikimlerini kaybederek ödediler.

Uzunca bir dönem bu tür ucuzluklar yaşanmazken ‘Rize milli iradeye sahip çıkıyor’ mitingine, (muhtemelen yengelerden habersiz evdeki perdeyi, masa örtüsünü aşırıp) kefenlerini kuşanmış, “Kefenimizle geldik, ölümüne seninleyiz!” diye muktedir iktidarı karşılayan vatandaşlar çıktı ortaya.

Haftalar sonra Rize Belediyesi ekipleri, sahilde, kaçak inşa edilmiş, ruhsatsız ama Recep Tayyip Erdoğan’ın posterleri ile donatılmış Ensar Çay Ocağını yıkmak istediklerinde işin rengi ortaya çıktı.

İşyeri sahibi Kadem Fener yıkıma tepki gösterirken “Başbakanımıza kefeni ile destek veren bir insana bu yapılır mı?” diye sitem ediyordu.

Ortada üzerine oynanacak bir başbakan egosu vardı ve belki de Kadem Fener bunu kendi çıkarları için kullanmak istedi.

Kadem Fener ve kefeni, Yeni Türkiye’nin yeniden güçlüler ve şark kurnazlarının ülkesi olduğunu gösteriyor.

“Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” için yola çıktığını iddia edip, insanımızı, milli iradeyi iğfal edenler, hemfikirleri gibi kaybedecekler.

3 Haziran 2014 Salı

BEN ZATEN AKSİYONERMİŞİM...



Ağustos 1994 te üniversite eğitimi için Kazakistan a giderken kitaplarımı da yanımda götürme şansı bulmuş, yılların birikimi Zaman Gazetesi arşivimi ise üzülerek geride bırakmıştım.

Arşivden kastettiğim üst üste yığılı gazete nüshaları değil tabii ki. Ortaokul – lise yıllarım hissiyatı ile kesip sakladığım Fehmi Koru – Taha Kıvanç, İlhan Bardakçı, M. Nedim Hazar- Hasan Sutay köşe yazıları, dizi yazılar, karikatürler, yorumlar vs vs.

Şu an hatırladığım, saman sarısı zarflarda topladığım; Türk-Yunan ilişkileri – Terör ve Terör Örgütleri – Biyografiler – Darbe Yıldönümleri Yazıları – Siyasi Cinayetler vs başlıkları altında haberler, yorumlar, isimler, kronolojik sıralamalar, notlar…

Kendimce amatör bir Aksiyonerdim sizin anlayacağınız ama tüm bu birikimi ve hayallerimi geride bırakıyor, Kazakistan ın Atyrau eyaletinde yeni bir hayata başlıyorum.

Aylar geçiyor, müthiş bir yoğunluğumuz var. Üniversite süreci yanında Kazak Türk Koleji mesaimiz ile zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor lakin her duralayıp, nefeslenme anı yakaladığımızda Türkiye’den, güncel aksiyondan bihaber yaşadığımızı fark ediyoruz.

Gerçi, 5 gün gecikmeli olsa da elimize geçen haftalık Zaman Kazakistan ile ancak yerel gündemini takip edebiliyoruz ve hepsi o kadar…

Kolej müdürümüz, aylık müdürler toplantısı vesilesi ile gittiği Almatı dan dönmüş, beni çağırtmış, sanırım yeni bir görev verecek…

Kısa sürede müdürümün karşısında dinleme ve ne diyorsa kabul etme modundayım fakat gözüm masanın üzerinde ki dergi de, adı Aksiyon, kapağında bilge kral var ki, tüm Atyrau Türkiyelilerinin sinesinde Bosna hala kanayan yara ve kapakta “Boşnaklar suçlu, çünkü…” diyor.

Müdür Bey de ilgimin, heyecanımın farkında gülümsüyor önündeki kâğıtlarla uğraşırken ama mübarek teklif etmiyor, alıp evire çevire okuyayım. Aklım Aksiyon da müdür odasından ayrılıyorum.

Belletmenler olarak akşam etütleri aralarında dinlenmek için öğretmen odasını kullanıyoruz. Tevafuk, odaya ilk ben giriyorum, masa üzerinde ki Aksiyonu fark ediyor ve dahi el koyuyorum.

Artık ben de bir Aksiyonerim ve müdürümüzün Almatı ziyaretlerini artık iki sebepten dört gözle bekler hale geliyorum. Türkiye ye gidenlere tek siparişim eksik ve yeni Aksiyon sayıları oluyor. Aksiyonları 10’arlı kendimce ciltliyor, yoğunluktan yorulup çay içmeye gelenlerle veya adeta evlerinde hapis hayatı yaşayan öğretmenlerimizin hanımları ile bu hazineyi paylaşıyorum “Aman dikkat edin zarar görmesinler!” misal sıkı tembihler ederekten…

Evet, 1000. sayı almanak şeklinde çok güzel düşünülmüş, yine ellerinize, tekrardan efkârınıza sağlık.

Vesileniz ile Kazakistan da geçen 5 yılımı bu yıllık ile adeta kapak, kapak ve hafta, hafta tekrardan yâd etmiş oldum.

Rabbimin nasip ettiği 1000. sayı ile ben de tüm aksiyonerler gibi gururlandım, sevindim, nice 1000 sayılar için duacınız oldum. Zira hukuk, şeffaflık ve demokraside dibe vurduğumuz bu karanlık günlerin ardından güzel günlerin inşası ve muhafazasında yine temiz, namuslu medya ve özellikle gazetelerin yetişemediği yerde Aksiyon gibi cesur yayınlara ihtiyaç olacak.

Not: 1000. sayı Almanak ta Ahmet Selim Bey’in de görüşleri, şaşı bak şaşır sayfasının dergide yayınlanma süreci ve madalyonun diğer yüzü olan okuyucu Aksiyonerler için de birkaç sayfa ayırsaydınız daha da ilginç olabilirdi.

Ayrıca Aksiyon’a ek olabilecek bir hayalim var. Zaman Gazetesi Yorum Sayfası misal Türkiye’nin her görüşünden ve dünya basınından fikir namusu sahibi yazarların yazılarından oluşan haftalık veya aylık bir ek olsa hoş olmaz mı?

Tekrardan saygılar sunuyor, biz okuyucuları da Aksiyon Kapağı projeniz ile heyecanınıza ortak ettiğiniz için teşekkür ediyorum.

EKMEK, HAVA, SU GİBİ

Herhangi bir ölçü değeri olmadan nasıl bir karışıklık içerisinde yaşayacağımızı düşünebiliyor musunuz?

Yıl, ay, gün hatta Pazartesi sendromu yok… Saat, dakika, salise birbirini kovalamıyor… Metre, santim meçhul… Henüz kilo, yemekte ölçüyü kaçıranların kâbusu değil.

Her insan kendi zekâ, gücü, anlayışı, çıkarı, eğitimi, emeği vs üzerinden bir ölçü geliştiriyor ve muhataplarınca kabul edilmesini bekliyor. Tam bir kaos senaryosu değil mi?

Hayatımızın her anında; alışverişte, yazıda, uykuda, konuşmalarımızda, zamanı, mesafeleri, ağırlığı vs hesaplarken veya her ne iş yapıyorsak mutlaka bir ölçüye ihtiyacımız ve tüm bu ölçüleri hemcinslerimizin ölçüleri ile ortak hale getirme zorunluluğumuz var. (Küreselleşme bunu gerektiriyor diyeceğim lakin aslında küreselleşmeyi hazırlayan, hızlandıran sebeplerinden birisi,1960ta Birleşmiş Milletler örgütünün öncülüğüyle her alanda uluslararası bir ölçü sistemi geliştirilmiş olmasıdır.)

Hayatın düzeni için başlı başına bir ölçü-standart belirlememizin yanında, ayrıca ölçülü davranmamız da gerekiyor. Yani bir birim-değer belirlemek hayatımızı düzene sokmak için yeterli değil. Ölçüleri karakterimizin bir parçası haline getirmemiz lazım.

Eskiler bu sebepten ‘Ağır ol, batman gelesin.’ diye öğütlüyor olmalı.

***

Rabbim kâinatı mükemmel bir nizam, ölçü, denge içerisinde yaratmış ve eşref-i mahlûkat olan biz kullarından bu kâinat kitabını okuyup, mükemmel sanatını tanımamızı istemiş.

Akıl ve vicdan sahibi her insan bu ölçü-denge içerisindeki ahenge, güzelliğe vurulmuş, kimisi yaratılmış güzellikte takılı kalmış, Ferhat olup Şirin için dağları delmiş veya eşyaya âşık olmuş, arka planına gözünü kapatmış, kimileriyse bu güzelliği yaratan Sani-i Hâkim-i Zülcelal’in kapı tokmağına dokunmaya çalışmış.

Mesela ortaçağ Avrupa’sı kilise taassubunun karanlık koridorlarında, başını duvarlara vura vura bir ölçü geliştiren liberal düşüncenin fikir babaları Leonardo da Vinci (ö.1519), Michelangeli (ö.1564), Isaac Newton (ö.1727) gibi akıl ve vicdan sahibi insanlar, yaptıkları araştırmalarda kâinattaki altın oranı keşfetmiş, bu ölçü ve sahibine meftun olmuşlar.

İlahi ölçüyü kısa sürede tahrip eden kilisenin tanrısını, altın oranın-ölçünün-ahengin sahibi mükemmel yaratıcı ile mukayese edip, kilise taassubunu reddetmişler.

***

İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin de başlı başına metre, kilo, amper gibi birer ölçü.

Hz. Âdem in yaratılmasıyla insanlığın dünya misafirliği yine bir ölçü içerisinde başlamış. O andan itibaren Allah (c.c.) kullarına dünya ve ahiret mutluluğu için ölçüler vazetmiş ve bu ölçülere uymamızı murad buyurmuş.

İnsanlık ne zaman bu ölçüleri yitirmiş veya göz ardı etmiş, kargaşa ve bilinmeze düşmüş, insani vasıflarını kaybetmiş.

Son peygamber, Efendimiz (sav) ile, bütünü ölçüler manzumesi olan Kur’ân-ı Kerim ve yine Efendimizin (sav) mübarek hayatındaki tüm uygulamaları ile insanlık ilahi ölçülerine-ahengine tekrar kavuşmuş. Bu ölçüleri hayatına rehber kılanlar şeref kazanmış, ihmal edenler zelil olmuş.

AB sürecinde parçası olmaya çalıştığımız Batı ise, yüzlerce yıl yaşadığı, çoğu acı tecrübelerden süzülmüş ve şekillenmiş Magna Carta (1215), Toplum Sözleşmesi veya Sosyal Sözleşme (1762), İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (1948) gibi metinlerde evrensel ölçülerde mutabakat sağlamışlar.

Kendimize döndüğümüzde; ister batıyı, ister edille-i şer’iyyeyi (Kur'ân, Sünnet, İcmâ, Kıyas) mihenk taşı yapalım, asla ama asla ölçüsüz kalmayalım.

İnancımız, sıfatımız, eğitimimiz, zenginliğimiz, cinsiyetimiz ve etnisitemiz vs. ne olursa olsun, hayatımızın her anında, ekmek-hava-su gibi bir ölçüye ihtiyacımız var.

Zira ölçüsüzlük çirkin, iğreti, itici, fıtrata muhalif ve (hele Müslüman sıfatımız ile pazar ediyorsak) ölçüyü yaratana isyan.

http://turkiyetimes.net/ekmek-hava-su-gibi/475/KoseYazisi
Herhangi bir ölçü değeri olmadan nasıl bir karışıklık içerisinde yaşayacağımızı düşünebiliyor musunuz?
Yıl, ay, Pazartesi sendromu yok… Saat, dakika, salise birbirini kovalamıyor… Metre, santim meçhul… Henüz kilo, yemekte ölçüyü kaçıranların kâbusu değil.
Her insan kendi zekâ, gücü, anlayışı, çıkarı, eğitimi, emeği vs üzerinden bir ölçü geliştiriyor ve muhataplarınca kabul edilmesini bekliyor. Tam bir kaos senaryosu değil mi?
Hayatımızın her anında; alışverişte, yazıda, uykuda, konuşmalarımızda, zamanı, mesafeleri, ağırlığı vs hesaplarken veya her ne iş yapıyorsak mutlaka bir ölçüye ihtiyacımız ve tüm bu ölçüleri hemcinslerimizin ölçüleri ile ortak hale getirme zorunluluğumuz var. (Küreselleşme bunu gerektiriyor diyeceğim lakin aslında küreselleşmeyi hazırlayan, hızlandıran sebeplerinden birisi,1960ta Birleşmiş Milletler örgütünün öncülüğüyle her alanda uluslararası bir ölçü sistemi geliştirilmiş olmasıdır.)
Hayatın düzeni için başlı başına bir ölçü-standart belirlememizin yanında, ayrıca ölçülü davranmamız da gerekiyor. Yani bir birim-değer belirlemek hayatımızı düzene sokmak için yeterli değil. Ölçüleri karakterimizin bir parçası haline getirmemiz lazım.
Eskiler bu sebepten ‘Ağır ol, batman gelesin.’ diye öğütlüyor olmalı.
***
Rabbim kâinatı mükemmel bir nizam, ölçü, denge içerisinde yaratmış ve eşref-i mahlûkat olan biz kullarından bu kâinat kitabını okuyup, mükemmel sanatını tanımamızı istemiş.
Akıl ve vicdan sahibi her insan bu ölçü-denge içerisindeki ahenge, güzelliğe vurulmuş, kimisi yaratılmış güzellikte takılı kalmış, Ferhat olup Şirin için dağları delmiş veya eşyaya âşık olmuş, arka planına gözünü kapatmış, kimileriyse bu güzelliği yaratan Sani-i Hâkim-i Zülcelal’in kapı tokmağına dokunmaya çalışmış.
Mesela ortaçağ Avrupa’sı kilise taassubunun karanlık koridorlarında, başını duvarlara vura vura bir ölçü geliştiren liberal düşüncenin fikir babaları Leonardo da Vinci (ö.1519), Michelangeli (ö.1564), Isaac Newton (ö.1727) gibi akıl ve vicdan sahibi insanlar, yaptıkları araştırmalarda kâinattaki altın oranı keşfetmiş, bu ölçü ve sahibine meftun olmuşlar.
İlahi ölçüyü kısa sürede tahrip eden kilisenin tanrısını, altın oranın-ölçünün-ahengin sahibi mükemmel yaratıcı ile mukayese edip, kilise taassubunu reddetmişler.
***
İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin de başlı başına metre, kilo, amper gibi birer ölçü.
Hz. Âdem in yaratılmasıyla insanlığın dünya misafirliği yine bir ölçü içerisinde başlamış. O andan itibaren Allah (c.c.) kullarına dünya ve ahiret mutluluğu için ölçüler vazetmiş ve bu ölçülere uymamızı murad buyurmuş.
İnsanlık ne zaman bu ölçüleri yitirmiş veya göz ardı etmiş, kargaşa ve bilinmeze düşmüş, insani vasıflarını kaybetmiş.
Son peygamber, Efendimiz (sav) ile, bütünü ölçüler manzumesi olan Kur’ân-ı Kerim ve yine Efendimizin (sav) mübarek hayatındaki tüm uygulamaları ile insanlık ilahi ölçülerine-ahengine tekrar kavuşmuş. Bu ölçüleri hayatına rehber kılanlar şeref kazanmış, ihmal edenler zelil olmuş.
AB sürecinde parçası olmaya çalıştığımız Batı ise, yüzlerce yıl yaşadığı, çoğu acı tecrübelerden süzülmüş ve şekillenmiş Magna Carta (1215), Toplum Sözleşmesi veya Sosyal Sözleşme (1762), İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (1948) gibi metinlerde evrensel ölçülerde mutabakat sağlamışlar.
Kendimize döndüğümüzde; ister batıyı, ister edille-i şer’iyyeyi (Kur'ân, Sünnet, İcmâ, Kıyas) mihenk taşı yapalım, asla ama asla ölçüsüz kalmayalım.
İnancımız, sıfatımız, eğitimimiz, zenginliğimiz, cinsiyetimiz ve etnisitemiz vs. ne olursa olsun, hayatımızın her anında, ekmek-hava-su gibi bir ölçüye ihtiyacımız var.
Zira ölçüsüzlük çirkin, iğreti, itici, fıtrata muhalif ve (hele Müslüman sıfatımız ile pazar ediyorsak) ölçüyü yaratana isyan.
- See more at: http://turkiyetimes.net/ekmek-hava-su-gibi/475/KoseYazisi#sthash.P3E33dQ8.dpuf
Herhangi bir ölçü değeri olmadan nasıl bir karışıklık içerisinde yaşayacağımızı düşünebiliyor musunuz?
Yıl, ay, Pazartesi sendromu yok… Saat, dakika, salise birbirini kovalamıyor… Metre, santim meçhul… Henüz kilo, yemekte ölçüyü kaçıranların kâbusu değil.
Her insan kendi zekâ, gücü, anlayışı, çıkarı, eğitimi, emeği vs üzerinden bir ölçü geliştiriyor ve muhataplarınca kabul edilmesini bekliyor. Tam bir kaos senaryosu değil mi?
Hayatımızın her anında; alışverişte, yazıda, uykuda, konuşmalarımızda, zamanı, mesafeleri, ağırlığı vs hesaplarken veya her ne iş yapıyorsak mutlaka bir ölçüye ihtiyacımız ve tüm bu ölçüleri hemcinslerimizin ölçüleri ile ortak hale getirme zorunluluğumuz var. (Küreselleşme bunu gerektiriyor diyeceğim lakin aslında küreselleşmeyi hazırlayan, hızlandıran sebeplerinden birisi,1960ta Birleşmiş Milletler örgütünün öncülüğüyle her alanda uluslararası bir ölçü sistemi geliştirilmiş olmasıdır.)
Hayatın düzeni için başlı başına bir ölçü-standart belirlememizin yanında, ayrıca ölçülü davranmamız da gerekiyor. Yani bir birim-değer belirlemek hayatımızı düzene sokmak için yeterli değil. Ölçüleri karakterimizin bir parçası haline getirmemiz lazım.
Eskiler bu sebepten ‘Ağır ol, batman gelesin.’ diye öğütlüyor olmalı.
***
Rabbim kâinatı mükemmel bir nizam, ölçü, denge içerisinde yaratmış ve eşref-i mahlûkat olan biz kullarından bu kâinat kitabını okuyup, mükemmel sanatını tanımamızı istemiş.
Akıl ve vicdan sahibi her insan bu ölçü-denge içerisindeki ahenge, güzelliğe vurulmuş, kimisi yaratılmış güzellikte takılı kalmış, Ferhat olup Şirin için dağları delmiş veya eşyaya âşık olmuş, arka planına gözünü kapatmış, kimileriyse bu güzelliği yaratan Sani-i Hâkim-i Zülcelal’in kapı tokmağına dokunmaya çalışmış.
Mesela ortaçağ Avrupa’sı kilise taassubunun karanlık koridorlarında, başını duvarlara vura vura bir ölçü geliştiren liberal düşüncenin fikir babaları Leonardo da Vinci (ö.1519), Michelangeli (ö.1564), Isaac Newton (ö.1727) gibi akıl ve vicdan sahibi insanlar, yaptıkları araştırmalarda kâinattaki altın oranı keşfetmiş, bu ölçü ve sahibine meftun olmuşlar.
İlahi ölçüyü kısa sürede tahrip eden kilisenin tanrısını, altın oranın-ölçünün-ahengin sahibi mükemmel yaratıcı ile mukayese edip, kilise taassubunu reddetmişler.
***
İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin de başlı başına metre, kilo, amper gibi birer ölçü.
Hz. Âdem in yaratılmasıyla insanlığın dünya misafirliği yine bir ölçü içerisinde başlamış. O andan itibaren Allah (c.c.) kullarına dünya ve ahiret mutluluğu için ölçüler vazetmiş ve bu ölçülere uymamızı murad buyurmuş.
İnsanlık ne zaman bu ölçüleri yitirmiş veya göz ardı etmiş, kargaşa ve bilinmeze düşmüş, insani vasıflarını kaybetmiş.
Son peygamber, Efendimiz (sav) ile, bütünü ölçüler manzumesi olan Kur’ân-ı Kerim ve yine Efendimizin (sav) mübarek hayatındaki tüm uygulamaları ile insanlık ilahi ölçülerine-ahengine tekrar kavuşmuş. Bu ölçüleri hayatına rehber kılanlar şeref kazanmış, ihmal edenler zelil olmuş.
AB sürecinde parçası olmaya çalıştığımız Batı ise, yüzlerce yıl yaşadığı, çoğu acı tecrübelerden süzülmüş ve şekillenmiş Magna Carta (1215), Toplum Sözleşmesi veya Sosyal Sözleşme (1762), İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (1948) gibi metinlerde evrensel ölçülerde mutabakat sağlamışlar.
Kendimize döndüğümüzde; ister batıyı, ister edille-i şer’iyyeyi (Kur'ân, Sünnet, İcmâ, Kıyas) mihenk taşı yapalım, asla ama asla ölçüsüz kalmayalım.
İnancımız, sıfatımız, eğitimimiz, zenginliğimiz, cinsiyetimiz ve etnisitemiz vs. ne olursa olsun, hayatımızın her anında, ekmek-hava-su gibi bir ölçüye ihtiyacımız var.
Zira ölçüsüzlük çirkin, iğreti, itici, fıtrata muhalif ve (hele Müslüman sıfatımız ile pazar ediyorsak) ölçüyü yaratana isyan.
- See more at: http://turkiyetimes.net/ekmek-hava-su-gibi/475/KoseYazisi#sthash.P3E33dQ8.dpuf
Herhangi bir ölçü değeri olmadan nasıl bir karışıklık içerisinde yaşayacağımızı düşünebiliyor musunuz?
Yıl, ay, Pazartesi sendromu yok… Saat, dakika, salise birbirini kovalamıyor… Metre, santim meçhul… Henüz kilo, yemekte ölçüyü kaçıranların kâbusu değil.
Her insan kendi zekâ, gücü, anlayışı, çıkarı, eğitimi, emeği vs üzerinden bir ölçü geliştiriyor ve muhataplarınca kabul edilmesini bekliyor. Tam bir kaos senaryosu değil mi?
Hayatımızın her anında; alışverişte, yazıda, uykuda, konuşmalarımızda, zamanı, mesafeleri, ağırlığı vs hesaplarken veya her ne iş yapıyorsak mutlaka bir ölçüye ihtiyacımız ve tüm bu ölçüleri hemcinslerimizin ölçüleri ile ortak hale getirme zorunluluğumuz var. (Küreselleşme bunu gerektiriyor diyeceğim lakin aslında küreselleşmeyi hazırlayan, hızlandıran sebeplerinden birisi,1960ta Birleşmiş Milletler örgütünün öncülüğüyle her alanda uluslararası bir ölçü sistemi geliştirilmiş olmasıdır.)
Hayatın düzeni için başlı başına bir ölçü-standart belirlememizin yanında, ayrıca ölçülü davranmamız da gerekiyor. Yani bir birim-değer belirlemek hayatımızı düzene sokmak için yeterli değil. Ölçüleri karakterimizin bir parçası haline getirmemiz lazım.
Eskiler bu sebepten ‘Ağır ol, batman gelesin.’ diye öğütlüyor olmalı.
***
Rabbim kâinatı mükemmel bir nizam, ölçü, denge içerisinde yaratmış ve eşref-i mahlûkat olan biz kullarından bu kâinat kitabını okuyup, mükemmel sanatını tanımamızı istemiş.
Akıl ve vicdan sahibi her insan bu ölçü-denge içerisindeki ahenge, güzelliğe vurulmuş, kimisi yaratılmış güzellikte takılı kalmış, Ferhat olup Şirin için dağları delmiş veya eşyaya âşık olmuş, arka planına gözünü kapatmış, kimileriyse bu güzelliği yaratan Sani-i Hâkim-i Zülcelal’in kapı tokmağına dokunmaya çalışmış.
Mesela ortaçağ Avrupa’sı kilise taassubunun karanlık koridorlarında, başını duvarlara vura vura bir ölçü geliştiren liberal düşüncenin fikir babaları Leonardo da Vinci (ö.1519), Michelangeli (ö.1564), Isaac Newton (ö.1727) gibi akıl ve vicdan sahibi insanlar, yaptıkları araştırmalarda kâinattaki altın oranı keşfetmiş, bu ölçü ve sahibine meftun olmuşlar.
İlahi ölçüyü kısa sürede tahrip eden kilisenin tanrısını, altın oranın-ölçünün-ahengin sahibi mükemmel yaratıcı ile mukayese edip, kilise taassubunu reddetmişler.
***
İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin de başlı başına metre, kilo, amper gibi birer ölçü.
Hz. Âdem in yaratılmasıyla insanlığın dünya misafirliği yine bir ölçü içerisinde başlamış. O andan itibaren Allah (c.c.) kullarına dünya ve ahiret mutluluğu için ölçüler vazetmiş ve bu ölçülere uymamızı murad buyurmuş.
İnsanlık ne zaman bu ölçüleri yitirmiş veya göz ardı etmiş, kargaşa ve bilinmeze düşmüş, insani vasıflarını kaybetmiş.
Son peygamber, Efendimiz (sav) ile, bütünü ölçüler manzumesi olan Kur’ân-ı Kerim ve yine Efendimizin (sav) mübarek hayatındaki tüm uygulamaları ile insanlık ilahi ölçülerine-ahengine tekrar kavuşmuş. Bu ölçüleri hayatına rehber kılanlar şeref kazanmış, ihmal edenler zelil olmuş.
AB sürecinde parçası olmaya çalıştığımız Batı ise, yüzlerce yıl yaşadığı, çoğu acı tecrübelerden süzülmüş ve şekillenmiş Magna Carta (1215), Toplum Sözleşmesi veya Sosyal Sözleşme (1762), İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (1948) gibi metinlerde evrensel ölçülerde mutabakat sağlamışlar.
Kendimize döndüğümüzde; ister batıyı, ister edille-i şer’iyyeyi (Kur'ân, Sünnet, İcmâ, Kıyas) mihenk taşı yapalım, asla ama asla ölçüsüz kalmayalım.
İnancımız, sıfatımız, eğitimimiz, zenginliğimiz, cinsiyetimiz ve etnisitemiz vs. ne olursa olsun, hayatımızın her anında, ekmek-hava-su gibi bir ölçüye ihtiyacımız var.
Zira ölçüsüzlük çirkin, iğreti, itici, fıtrata muhalif ve (hele Müslüman sıfatımız ile pazar ediyorsak) ölçüyü yaratana isyan.
- See more at: http://turkiyetimes.net/ekmek-hava-su-gibi/475/KoseYazisi#sthash.P3E33dQ8.dpuf